Bir futbol maçı vardı haftasonu, (S)Amed’in evinde. Barış için, dostluk için. Gelenler (S)Amed’i pek sevmemişlerdi ilk gördüklerinde.
Ellerine, dillerine hakim olamamışlardı.
Ama (S)Amedyapmayacaktı öylesini.
Bir adım atacaktı kardeşine doğru.
Taş atana “gul”ler “beybûn”lar vermeye kararlıydı. Dağlarından kucak dolusu “dawudî”, tarlalarından demet demet “simbil” getirecekti.
Barışacaklardı sonra, “Kardeş kardeşi bıçaklamış, sonra dönmüş kucaklamış” diyeceklerdi.
Kubbede baki kalan yalnız bir hoş sadâ, ellerde kalan da verilen güllerin kokusu olacaktı.
(S)Amedde çok sevinecekti sonra, kardeşleri de.
“Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş,
Kardeşine sarılmak cümleden âlâ imiş” diyeceklerdi beraber.
Gıpta ile bakacaklardı sonra onlara başkaları.
Ama olmadı…
Öfkesine yenik düştü (S)Amed.
Çîçekler toplayacağı mor dağlarından taşları toplayıp koydu cebine.
Canını yaktı kardeşlerinin.
Şimdi çok üzgün (S)Amed, çok pişman.
Biliyor öyle olması gerektiğini…
Bahar tekrar geldiğinde, çîçekler yeniden açtığında güller verecek onlara bu sefer.
Özür diliyor tüm kardeşlerinden.
ve özür beklemiyor,
kapısını açmış, kardeşlerini bekliyor.