Künye   |  Bize Ulaşın   |  Giriş Sayfam Yap   |  Sık Kullanılanlara Ekle
Barışın Lordu, Genç Siviller'in Konuğu'nun e-kitap hali için tıklayınız.
Ergenekon Nasıl Çökertilir'in e-kitap hali için tıklayınız.

En Çok Okunanlar

Mücteba Kılıç

Mücteba Kılıç

4 Şubat 2010
font boyutu küçülsün büyüsün


Ben de Tekel İşçisi'nin Avukatıyım


Devlet memurlarını sınavla almaya başlayan Bülent Ecevit’ti. Tayyip Erdoğan da bankamatik memurluğunu kaldırdı. Bu nedenle sağ olsunlar var olsunlar. Çünkü biliyoruz ki Devletçilik ilkesi 20.yy.’ın sonlarında ve 21.yy.’ın devamında arpanın ekilme alanını belirlemede en önemli fayda sağlayıcı ideoloji oldu.

Devletin el attığı ticari sektörün ihyası için temelde yerinde olsa da devamında, ideolojik saplantıdan olsa gerek, bütün bu işletmeler zarar etmeye başladı. Devletçilik, olmayan bir sektörün yaratılmasında anlamını bulurken sektörün devamında sınıfta kaldı.

Daha da uzatmayayım; iktidardaki bütün partiler, devlete ait kurumları arpalık olarak kullandı.

Arpalık kültürü doğal olarak devlete kapağı atma kültürünü meydana getirdi. Kapağı atma esas olduğundan tencerenin kapağını bulması mevzu bile olmadı. Böyle olunca da "tencere dibin kara, seninki benden kara." durumu hasıl oldu. Kadrolar, vasıfsız yandaşlarca dolduruldu. Devletin bu hale getirdiği işletmelerin verimli çalışmasını beklemek hem anlamsız, hem gereksiz. Çünkü yaratılan alanın nihai hedefi  "partili açıkta kalmasın"dı.

Devletçiliği elimize yüzümüze bulaştırmış bir toplum olduğumuzdan özelleştirmenin ne kadar önemli olduğunu anlatmaya gerek yok. Devletçiliğin kökten zarar etmediği sadece iki kurum biliyorum; birincisi Telekom, ikincisi Tekel. Tek üretici olma, tek satıcı olma ve ‘algı özgürlüğü’ ki biz buna devletin aldığı vergiyi belirleme serbestisi diyoruz; zarar etme ihtimalini ortadan kaldırdı.

 Devletçiliği beceremediğimizi biliyor ve daha fazla kazanmak istiyoruz. İstiyoruz ama işçinin devlete sağladığı katma değeri, işçinin kazanılmış hakkını ihmal edip sosyal devletin canına okuyoruz!

Sonra ‘milletin hakkı’yla ‘tekel işçisi’nin hakları arasında dağlar kadar fark var. Devletin malı deniz, yemeyen domuz denecek yer burası değil! İhale şartlarına aykırı devleti zarar ettirenlerle bir başkasının emeği üzerinden geçinen emek hırsızlarına söylenecek sözü Tekel işçisine söylemek insafsızlık. İşçinin ücretine yapılan kısıtlama emek gaspıysa Tekel işçisinin ücretinin elinden alınması da gasptır. Emeğin kutsal olduğunu ve bunun kısıtlanmasının emek gaspı olduğunu anlamak gerek.

İşçi, çalışan ve ücrete muhtaç olan. İş verense çalıştıran ve ürünü satan. İşçinin emeğiyle üretilen ürün karşılığında iş veren zarar etmediği halde işçinin kazanılmış haklarını ihlal etmesi emek gaspının ta kendisi. Buna karşılık Tekel işçisinin de emeğinin karşılığını istemesi hak aramadan başka bir şey değil.

Bunun yanında; kar-zarar parametresinin işlemediği tek yer devlettir. Çünkü sosyal devlet, vatandaşı gibi kendi çalışanını da düşünmek zorunda. Kaldı ki bütçeye zarardan çok faydası olan bir kurum çalışanının emeği, milletin hakkıyla nasıl karşılaştırılır?

Daha sonra; belirli bir hayat standardının insanın elinden alınması çok ağır. Tekel işçisinin kazanmış olduğu hakkın elinden alınması da ağır sonuçları olan bir gasp. Bunu ne sosyal devlet ilkesiyle, ne de halka hizmetle açıklayabilirsiniz!

İktidarlar kendi zenginini oluştururken işçisini bir avuç arpaya muhtaç etmese!








Bu yazı 3,213 defa okundu.